Akademik Hayatta Tükenmişlik Neden Normalleşti?

Categories: Genel

Tükenmişlik artık akademi dünyasında ara sıra yaşanan bir talihsizlik olarak değil, neredeyse beklenen bir durum olarak görülüyor çünkü modern yükseköğretimin yapısı, kronik stresi normal haline getirecek şekilde yeniden şekillendirildi.

1. Yayınla ya da Yok Ol
Akademik kariyerde ilerlemenin baskın modeli; terfi, kadro güvencesi ve maaşı, öğretim kalitesi ya da araştırmanın derinliği yerine yayın sayısı, alınan proje fonları ve atıf etkisine bağlar. Bu baskı, akademisyenleri her makaleyi bir hayatta kalma görevi gibi görmeye zorlar. González Flores’in editöryalinde belirtildiği üzere, “publish or perish” kültürü yoğun psikolojik ve etik baskı yaratmakta; bu da stres, tükenmişlik ve araştırma kalitesinde düşüşe katkıda bulunmaktadır.

Çin’de “Çifte Birinci Sınıf Girişimi (Double First-Class Initiative)” ve buna bağlı olarak uygulanan başarıya dayalı maaş ve atama sonrası değerlendirme gibi politikalar, araştırma çıktısını üniversite sıralamalarının temel göstergesi hâline getirmiştir. Bu durum stres düzeylerini ciddi biçimde artırmış; öğretim elemanlarının %70’i, başlıca kaygı kaynaklarının araştırma baskısı olduğunu belirtmiştir.

Bir masa üzerinde, 'Aşırı Çalışmadan' kaynaklanan ölüm belgesiyle birlikte bir iskelet başı ve boş sayfa notları yer almakta.

2. Hustle Kültürü ve Sürekli Üretken Olma Beklentisi

“Hustle” zihniyeti; uzun çalışma saatlerini, sürekli erişilebilir olmayı ve kişisel iyilik hâlinden feragat etmeyi bir onur nişanı gibi yüceltir. Jyothi ve arkadaşları bunu, akademik tükenmişliğin başlıca itici gücü olarak tanımlar; anksiyete, depresyon ve kronik stres oranlarının yükseldiği bir ruh sağlığı krizine yol açtığını belirtir. Öğretim üyeleri, pandemi öncesine kıyasla daha fazla saat çalıştıklarını, buna rağmen hâlâ “yeterince yapmadıklarını” hissettiklerini rapor etmektedir. Bu paradoks, sinizm ve tükenmişliği beslemektedir.

Cynicism (sinizm):İnsan doğasına yönelik olumsuz bir değerlendirmeyi yansıtan ve başkalarının eylemlerinin ardındaki motivasyonlara karşı genel bir güvensizlikle karakterize edilen bir tutumdur. Akademik veya profesyonel ortamlarda sinizm, işe karşı ilgisizlik, kayıtsızlık ve akademik faaliyetlere karşı duygusal kopukluk  şeklinde kendini gösterir. Bu, genellikle harcanan çaba ile elde edilen ödüller arasında algılanan bir adaletsizlik veya tutarsızlık hissinden kaynaklanır.

3. Artan İdari ve Araştırma Dışı Yükümlülükler

Üniversiteler, öğretim ve araştırmanın üzerine bürokratik gereklilikler (uyum raporlamaları, akreditasyon denetimleri, çeşitlilik girişimleri, öğrenci hizmetleri sorumlulukları) eklemiştir. 4.300 akademisyeni kapsayan bir Harvard Business School çalışması, zaman talepleri ve kurumsal beklentilerin akademik unvana göre büyük farklılıklar gösterdiğinive birçok öğretim üyesinin araştırmaya yeterli zaman ayırmakta zorlandığını ortaya koymuştur; bu durum, klasik bir aşırı yüklenme kaynağıdır.

COVID sonrası dönemde ise Kanada’daki özel üniversitelerde görev yapan akademisyenler, teknoloji ve araçlar, iş yükü ve görev yönetimini tükenmişliğin ayrı kategorileri olarak tanımlamış; bunların tümü idari yükler ve yetersiz kurumsal destekle ilişkilendirilmiştir.

Bir kağıtta, 'BALANCE' ve 'BURNOUT' kelimeleri yazılıdır. Elinde kalem tutan bir kişi, 'BURNOUT' kelimesinin yanındaki kutuyu işaretlemektedir.

4. Öğrenci Beklentileri ve “Hizmet-Odaklı” Akademisyen Rolü

Bugünün üniversitelerinde akademisyen olmak, yalnızca ders anlatmak ve araştırma yapmak anlamına gelmiyor. Özellikle pandemi sonrası dönemde öğrencilerin beklentileri ciddi biçimde değişti. Artık hızlı ve kişiselleştirilmiş geri bildirim, her an ulaşılabilir olma ve hatta duygusal destek akademisyenin “görev tanımı”nın doğal bir parçası gibi görülüyor.

Öğrencilerin artan ruh sağlığı sorunları elbette göz ardı edilemez. Ancak bu tablo, akademisyenleri giderek “hizmet veren” ve sürekli hazır bulunması gereken bir role itiyor. Mail kutuları hiç kapanmıyor, mesajlar mesai saatlerini aşıyor ve akademisyenler farkında olmadan “always on” bir çalışma düzenine sürükleniyor. Bunun sonucu ise çoğu zaman duygusal tükenmişlik ve sınır kaybı oluyor.

Araştırmalar da bu hissi doğruluyor. Danışmanlık, rehberlik ve öğrencilerin kişisel sorunlarıyla ilgilenme gibi sorumluluklar, akademisyenlerin iş yükünün artık önemli bir bölümünü oluşturuyor. Böylece öğretim ile bakım vermearasındaki çizgi giderek silikleşiyor. Akademisyen, bir noktadan sonra sadece bilgi aktaran değil; dinleyen, yatıştıran ve duygusal yük taşıyan bir figüre dönüşüyor.

5. İş Güvencesizliği ve Kırılgan Akademik Kariyer Yolları

Akademide gelecek duygusu giderek daha belirsiz hale geliyor. Kadrolu (tenure-track) pozisyonların azalması, yarı zamanlı ve geçici sözleşmelerin artışı ve dış fon bulma zorunluluğu, akademik kariyeri sürekli bir bekleme ve belirsizlik hâline dönüştürüyor. Birçok akademisyen için soru artık “iyi bir araştırmacı mıyım?” değil, “bu sistemde tutunabilecek miyim?” oluyor.

Bu güvencesizlikten en çok etkilenenler ise kariyerinin başındaki araştırmacılar: doktora öğrencileri, doktora sonrası araştırmacılar ve genç akademisyenler. İsveç’te yapılan bir çalışma, doktora öğrencilerinin yayın yapma baskısı, fon bulma zorunluluğu ve iş garantisinin olmaması nedeniyle yüksek düzeyde kaygı ve depresyon yaşadığını ortaya koyuyor. Akademik üretim, bu noktada entelektüel bir süreçten çok, var olma mücadelesine dönüşüyor.

Öte yandan kadın akademisyenler ve azınlık gruplarından gelen araştırmacılar, bu belirsizliğe ek olarak “toksik çalışma ortamları” ile de mücadele etmek zorunda kalıyor. Dışlayıcı kültürler, örtük ayrımcılık ve düşmanca tutumlar, akademiden kopuşu hızlandırıyor. Nitekim araştırmalar, kadın bilim insanlarının neredeyse yarısının on yıl içinde tam zamanlı akademiyi terk ettiğini; bunun en sık gerekçelerinden birinin  güvensiz çalışma ortamları olduğunu gösteriyor.

Yorulmuş bir kadın akademisyen, masasında stres ve tükenmişlik hissiyle başını ellerinin arasına almış.

5. Kronik Stresin Kültürel Olarak Normalleştirilmesi

Akademide yaşanan tüm bu baskılar neredeyse her bölümü ve her kademeyi etkilediğinde, tükenmişlik artık bir uyarı sinyali olmaktan çıkıp ortak bir deneyime dönüşüyor. Sürekli yorgunluk, sinizm ve verimlilikte düşüş; “bir şeyler yanlış gidiyor” demek yerine, “bu işin doğası böyle” diye kabul ediliyor.

Çevrenizdeki herkes benzer şekilde tükenmişse, bu durum sorun olmaktan çıkıyor. Tükenmişlik, bireysel bir alarm değil, mesleğin olağan bir yan etkisi gibi görülmeye başlanıyor. Bu da iki tehlikeli sonucu beraberinde getiriyor: Akademisyenler yardım aramaktan vazgeçiyor, kurumlar ise müdahale etme sorumluluğunu erteliyor.

Son yıllarda bu tablo artık inkâr edilemiyor. Nature ve The Chronicle of Higher Education gibi ana akım akademik yayınlar, açıkça bir ruh sağlığı krizinden söz ediyor. Ancak buna rağmen birçok kurum, tükenmişliği hâlâ sistemsel bir sorun olarak değil, bireyin “dayanıklılığı” ile ilgili bir mesele olarak ele alıyor. Çözüm olarak daha fazla destek sunmak yerine, akademisyenden daha dayanıklı olması bekleniyor.

Böylece stres yalnızca yaygınlaşmıyor; kültürel olarak meşrulaşıyor. Kronik yorgunluk normalleşiyor, tükenmişlik sıradanlaşıyor ve akademi, insanî sınırların sessizce aşılmasının beklendiği bir alana dönüşüyor. Asıl sorun da tam burada başlıyor: Normalleşen her şey, sorgulanmaktan çıkar.




    Bir Cevap Yazın